Zamansız Bir Ayrılık: Nilgün Marmara

Birazdan okuyacağınız yazı okul dergilerinden birinde yediği sansür nedeniyle yayımlan(a)mamıştır. Tam anlamıyla ifade özgürlüğüne kavuşuncaya kadar mücadelemiz sürecek.

Zamansız Bir Ayrılık: Nilgün Marmara

Oğuz Tuna Solaroğlu’dan

Yaşam.

Hayaller, ümitler, beklentiler, istekler, dilekler…

“Biliyorum, bir gün dayanamayacak küçük kalbim, arkamı dönüp inandığım ve güvendiğim her şeye veda edeceğim.” Bunları yazmıştı bir şiirinde Nilgün Marmara. Gerçekten de küçük ve hassas bir kalbi vardı kendisinin ki bir reklam şirketine metin yazarı olarak girdiği ilk günde ondan bir cenaze ilanı yazması istenince işten ayrılıvermişti.  Aslında her şeyi özetliyordu bunlar. Olacaklara dair ipuçları vermişti fakat kimse bilmiyordu bile onun yazdığı şiirleri. Her daim sevdiği kocası Kağan bile ölümünün ardından şu sözleri sarf etmiştir: “Şiir yazdığını bile bilmezdim, bir kenarda pıtır pıtır bir şeyler yazardı.” Kocasının dahi bu sözleri söylemiş olması, onun topluma ve dünyaya “yabancılaşma” durumuna dair açık bir örnektir. Nilgün Marmara’nın yabancılığının ve intihar düşüncesinin nasıl geliştiğini anlamak içinse öncelikli olarak incelenmesi gereken etmen şüphesiz ki şiir anlayışı ve oldukça çarpıcı olan üniversite tezidir.

Nilgün Marmara’nın şiirleri bir nevi içe dönüşün kendisidir. Marmara, şiirlerinde mısraları  bir el gibi kullanılır ve şiir kişisinin kalbinin en derinine konanı çekip çıkartmayı amaçlar. Fakat bu içe dönüş ve beraberinde getirdiği melankoli içe kapanışla sonuçlanır. Marmara’nın dünyayı dışarıda bırakarak dillendirdiği iç dünyasında bu kapanış bir hiçliğe varır. Mısralarında -Montaigne’nin de belirttiği üzere- doğum ölümün başlangıcıdır, varlıksa yokluğa gebedir. Herkes kendisinin mezarıdır. Devamlı bir tükeniş hali vardır ve kendisin de mektubunda belirttiği üzere “ırmağın akışına bir müdahale söz konusu”dur. Marmara, bu şekilde düşle gerçek arasındaki bireysel kırgınlıklarını sert bir gerçekçilikle işlemiştir. O, bu dünyada düş kırıklığı yaşamış, yabancılaşmış ve tüm bu acıyı şiirleriyle sessiz çığlıklara dönüştürerek adeta bir şeylerin yanlış olduğunu göstermiştir. İç dünyasının ne denli karanlık olduğunu ve yaşadığı iletişimsel sıkıntıları intiharından bir yıl önce yazdığı Kan Atlası adlı şiirinde, “Ben babamın yuvarladığı çığın altında kaldım” ifadesiyle özetlemiştir. Dünyanın ve toplumun beraberinde getirdiği baskıyı ve bıkkınlığı eleştirmiş; insanların daha özgür ve hatta daha “insan” olması gerektiğini savunmuştur. Nitekim bu baskı ve bıkkınlığın en sık rastlanır olduğu metropolleri de şu iki mısra aracılığıyla eleştirerek bu görüşünü kapalı biçimde şiirine yansıtmıştır:

“Kentlerin havaalanlarından çok düş alanlarına gereksinimi var.

Yeni düş alanları yapılmalı, onlar restore edilmeli ve tümden yok edilmeli.”

Ece Ayhan’a göre Nilgün Marmara “uç’talık”ın yani marjinalliğin temsilcisidir. Cemal Süreya’ya göre kendi şiirinden söz etmediği için de gerçek bir marjinaldir o. Gergedan dergisindeki sohbetlerinde Ayhan ve Süreya; Nilgün Marmara, Orhan Alkaya, Küçük İskender gibi gençlerden oluşan bir grubu “Yeni Marjinaller” olarak adlandırır ve onları bir bakıma İkinci Yeni‘nin bir uzantısı olarak görür. Dolayısıyla hem marjinal kişiliği hem de şiiriyle herkesten ayrılır Marmara.

Nilgün Marmara’nın hayatına ilişkin en çarpıcı konulardan biri ise, Sylvia Plath’ın şiirlerine ve yaşamına derin bir ilgi duymuş olmasıdır. Bu konuyu daha da ilgi çekici kılan etmen ise Plath’in de kendi elleriyle hayatına son vermiş olduğu gerçeğidir. Bu ilgi, iki şairin arasında bir nevi ruhani birlikteliği doğurmuştur. Tezin giriş bölümüne; “Umarım böylesine emsalsiz ve belirgin bir konuda, şiirlerini ölüm kavramını derinden algılayarak yazmış ve intiharında da sanatındaki kadar başarılı olmuş bir kadının analizini yapabilme konusunda başarısız olmam.” şeklinde buruk bir temennide de bulunarak intiharı başarı olarak görmüştür Marmara. Aynı zamanda, bu tezin bir bölümünde Plath hakkında şu yorumu yapar: “Çektiği acıyı mısralarıyla yenmeye çalışmışsa da eserleri, doğaçlama yaşanan bu tutkulu hayatın ölüme yenik düşmesinin kanıtıdır. Plath için şiir, dış dünyanın tehdidine katlanma ve izolasyon olasılığını sağlayan bir sığınaktır. Bu izolasyon, gerçeklerden kaçış ama mutlaka fark edilme olarak yorumlanabilir.” Aslında bu dedikleri bizzat kendi şiirini de özetler niteliktedir. Marmara için de, aynı Plath’in yaşamında olduğu gibi, şiir izolasyonu beraberinde getiren bir nevi kaçış yoludur, fakat tüm bu kaçış haline rağmen ölüm yaşam karşısında galip gelmiştir. Tezin sonuç bölümünde, “Kadınlara ikinci sınıflığı dayatan ve sarınmaları için, ıstırapla dokunmuş bir kumaştan başka bir şey sunmayan bir toplumun kurbanı olan Plath, uzlaşmayı reddeder ve uyumlu sosyal varlıkların çirkinliğine kaçınılmaz bir tepki olarak intiharı seçer.” şeklinde insanın yarattığı çirkin dünyayı yerer Marmara. Onun için intihar,    kaçınılmaz bir tepkidir. Çirkin dünyada ve tüm karanlığın arasında olması gerekendir, belki de. Marmara tezi boyunca Plath’ın iç dünyasının ve intihara sürüklenişinin izini sürmüştür. Şöyle bir çıkarımda da bulunur Plath için: “Şiirlerini köşkünün tamiratı sırasında konan tuğlalar, intiharınıysa tam bir başarısızlık olan bu evin tamamen yıkılması olarak görebiliriz.” 

Özetle, aynı Sylvia Plath gibi uzak ve bu dünyalı olamayan bir yabancının fikirleriyle bezelidir Marmara’nın şiirleri. Bu dünyaya ait fakat alabildiğine karanlık imgeler ve tek seferde yazılıverilmiş hissi veren mısralar… Sessiz çığlıklar ile şüphesiz ki hiçlik ve boşluk ile dolu dizeler… Sık sık kullandığı ayna imgesi gibi insanı yansıtır şiirleri, hatta insanın içini. Kendini dünyanın tüm pisliğinden korumak için bir zırh gibi kullanmıştır şiiri. Bir kaçış yolu:

“Bir şeyden kaçıyorum bir şeyden,

kendimi bulamıyorum

dönüp gelip kendime yerleşemiyorum,

kendimi bir yer edinemiyorum,

kendime bir yer.”

Sığmıyordu her gün öldüğü dünyaya Nilgün Marmara. Fazlaydı, belki de. Veda ederken yüreğinin isteği ise şuydu:

‘Kuşlar ölünceye kadar iyi bakınız onlara.’

Hayal kırıklıkları, yalanlar, kırgınlıklar, boşluk ve karanlık…

Ölüm.